12 Ağustos 2010 Perşembe

bab-ı azizden semanameye bir yol öyküsü

bir cumartesi gecesi ne yapacağımı,ne edeceğimi düşünürken tunuslu üstad nacef khemir'in yol hikayesi Bab'aziz tvnet te karşıma çıktı , yaklaşık 3 yıll öncesinde resmen bu filmi bulmak için kıçım çatlamıştı ve bulupta izlediğimde yaşadığım o nefret orta anadolu şehrinden bir an önce kaçabilmek için daha yoğun bir ders temposuna girmiştim , bilmiyorum neden ama bu filmin bana böyle kaçışa dair bir etkisi var sanırım bunu anladım. ama bu sefer farklı bir metod deneyerek filme başladım, en başında o kuyu dibinde adam dönerken bir taraftan da mercan dede'nin inanılmaz derviş trance şarkısı semanameyi koyup ortada dönmeye başladım. ben psikopat değilim,aksine manyak hiç değilim ama sanırım kendimi yenileme yollarına ihtiyacım var. şu elitistlerin hani feng shui,yoga,reiki gibi enerjik dünyadan aldıkları güçleri ifade eden cinsten bir konsantrasyona. bunu da en kaba tabiri ile kaçmak kelimesi ile özleştirdim.

Kaçmak insan hayatında yapılan her anda her hilede adı baş sütunlara yazılan en deneyimsel eylem belki de. Bu eylem bırakıp gitmenin verdiği hüzünden arkada bırakılan paylaşımdan ziyade acaba yeni bir heyecan mı sorusunu kendine sordurarak zaten sizi tahrik eder , peşinden koştururu , ahtapot gibi sarar içine çekere ve yine ahtapot paul gibi falınıza bakıp kimin kazanacağınızı görüverir.

Aslında şöyle düşünüyorum da leventte temiz bir havada sabah sandviç satıp öğleden sonra bir 70’lik rakı siparişi 17 numara desem fena olmazdı ajanım ile beraber konuştuğumuz üzere veya sabah kahvaltısında aldığım boyoz ve gevrek ile Karşıyaka sahilinde kahvaltı yapıp ardından dükkanımı açmak da fena olmazdı hani. İşte ne düşündüyseniz işinize gücünüze dair fazla derine inmeden,tartışmadan,yıpratmadan ya yapacaksın veya sonrasında kaçışın kaçınılmaz olacak bu kesin ve tecrübe ile sabit çözüm.

Bir film sahnesinden yola çıkarak haktan alıp halka verme formatında bir yola koyulmak elbette insan ruhunun dahi inanacağı bir kararlılığı ifade etmiyor. Fakat her ne olursa olsun beden adım attığı her adımda ruhuyla bütün olmanın dayanılmaz hazzını,hissiyatını yaşamaktan geri kalmak istemiyor. Adım attığım bu kaçış dünyasında belki de ihtiyacım olan tek şey duyabileceğim bir yapabilirsin gazı. Neden olmasın diye sorgulamaktan bıkmanın verdiği bir sonuç belki bilemem ama neden yapmayayım ki , neden olmasın bir hayal. Neden en derinde bir hayalin verdiği bir kuvvet beni adım atmanın en doğal sonucuna ulaştırmasın. Sanırım hayatta yapmak istediklerimin hep toplamı inandığım bir kıblede yaşanmış hayal kırıklıklarını,acı çekmeleri,aşkın verdiği ızdırapsal hissiyatı ortaya çıkarıyor. Bu kaçış sorgulaması insanı öyle bir noktaya götürüyor ki sanırım en sonunda ben kimim , ne boka yarıyorum , kime ne faydam dokunmuşa kadar gidecek onun korkusunu da yaşamıyor değilim elbette. Her şeyi geçtim ben sanırım artık daha fazla kendim olmaya karar vermişim de bunu söylerken bir önsöze ihtiyaç duyuyorum. Aslında bu kadar anlatmaya da gerek yok , kazım abının dediği gibi ben sadece ben olmak istiyorum. Etrafımda adını zikrettiğim her sevdiğim ne yapmaya çalışıyorsun diye sorarlarsa eğer sanırım tek cevabım ; ben sadece ben olmak istiyorum olacak fazlasına ne çare zaten , yeter bu kadar.

sevdiğim şarkılar gibi

ilk defa rastlarsın tesadüfen radyoda ya da bir arkadaşın walkmaninde dinlersin (nostalji değil mi, mp3 player değil walkman işte!)
"kimin şarkısı bu?" dersin.
"aaa burada ne diyor?" merak edersin.
"nakaratı tekrar etse!" dersin.
"bu ara melodi kalbime saplanıyor diye düşünürsün.

sonra peşine düşersin.
ararsın, sorarsın, bulursun.
nihayet senin olunca ilk defa.
doya doya yeniden dinlersin aşık olduğun sözleri.
pili bitmesin walkmanin diye tasarruf edersin, o şarkıyı ellerinle geri sararsın.
bir daha dinlersin...
ve bir daha...
ve bir daha, bir daha....
sonra artık tekrar dinlemeye gerek bile kalmaz sürekli zihninde çalar durur,
hayatının fon müziği gibi.
bazen kendi kendine yüksek sesle tekrar edersin.
ezberlersin farketmeden.
kağıtlara yazarken bulursun kendini.
sonra bir gün olur,
bir sabah olur,
o şarkıyla uyanmazsın güne.
giyinip yola koyulduktan çok sonra aklına gelir üstelik bu durum.
hayatının fon müziği artık yoktur ya da parazitler karışır duyamazsın, duyamamayı çok umursamazsın.
yavaş yavaş her an aynı melodinin çalmasından aslında ne kadar sıkıldığını farkedersin.
yeni melodilere yelken açarsın.
yeni sesleri merak edersin.
yeni sözler ezberlemek istersin.
hayatına devam edersin...

ve sonra (tesadüf bu ya) bir gün radyoda eski bir şarkı çalar...

bu yazıyı hatırlatan şarkıya saygım sonsuz; http://fizy.com/#s/1aioh5

belediye otobüsünün düşündürdükleri

Bizim belediye otobüslerimiz seyyar müze gibidir. Kahverengi, yılların tozlarıyla solmuş koltuklarında, genelde liseli öğrencilerin elinden çıkan yazılar, çizimler ya da öfkeli anlarını resmettikleri anlaşılan; uzmanların hiçbir ekole bağlanamayacağı hususunda fikir birliğine vardığı pitoresk yarıklar vardır. Dilini bilenlere çok şey anlatacak bu koltuklarda ne hayaller sükuta uğramış, ne taze aşklar filizlenmiş, ne çeşit muziplikler sergilenmiş, ne görkemli toplum eleştirileri yapılmış, ne fanteziler gerçekleştirilmiş, ne kavgalar gerçekleşmiş, ne beddualar okunmuş, ne küfürler edilmiş, ne hikayeler anlatılmış, ne tuzaklar kurulmuş, ne hayatlar son bulmuş, ne hatıralar canlanmış, ne sözler yarım bırakılmış, ne komiklikler yapılmış, ne oyunlar sahnelenmiş, ne frikikler verilmiş, ne fortçuluklar yapılmış, ne günahlar işlenmiş, ne tövbeler bozulmuş, ne küslükler sona ermiş, ne fikirler savunulmuş, ne oturumlar yapılmış, ne seçim kampanyaları düzenlenmiş, ne konserler verilmiş, ne kitaplar okunmuş, ne şarkılar söylenmiş, ne şiirler yazılmış, ne sözler verilmiş, ne ihanetler yaşanmış, ne sakarlıklar yapılmış, ne dehalar çürüyüp gitmişti kim bilir?

Hiçbir zaman değerleri bilinmemiş, kendilerine kulak verilmemiştir. Oysa yürümeyi unuttuğumuzdan beri ahbabız onlarla. Gündelik hayatın en çabuk unutulan sır kâtipleridir belediye otobüsleri ve bize söyleyeceği çok şeyleri vardır.

kusmaca

"ne bildiğimi soruyorum ben kendime "aşk" hakkında. bunun neye benzediğini, ve -eğer bu bir duygudan ibaretse-ne zaman hissedildiğini, öncesi ve sonrasındaki değişiklikleri, aklınıza gelebilecek her türlü genişletme ve açılım sorusunu soruyorum kendime. neden bilmem ama sadece soruyorum. cevapları vermek için zaman ayırdığımı, ya da üzerinde oturup kafa yorduğumu hatırlamıyorum. gerçi hatırlıyorum, ama hep hatırlamazdan gelip, üzerinden geçip gidiyorum cevapların, umursamadan, anımsamadan.

daha önce anlatılmış olan kişisel duyguların tekrarlanması mıdır aşk acaba farklı ve halef selef olmaktan öteye geçemeyecek bedenlerde? birilerinin sürekli olarak bahsetmesinden dolayı zihnimize kazınmış olan ve zorunluymuş gibi, sanki olmazsa olmazmış gibi zorla hayatımıza soktuğumuz bir sözleşme mi acaba? eğer ki birileri anlatmışsa, ve kendilerine ait deneyimlerden ibaretse aşk, bizde neden ve nasıl o deneyimler tekrar bulsun, yeniden ortaya çıksın? bir başkasının duygularını mı yaşyoruz bu durumda? ya da bir başkasının bildiği ve ifade ettiği ruh hallerini gerektiği kadar olmasa bile elimizden geldiği kadar kopyalayıp trendlere mi uyuyoruz cinsel kaygıların arkasında kaldığımızı su yüzüne çıkarmadan? bir başkasının duygularını yaşamaksa eğer mevcut hali, ilk yaşayan ve ilk anlatan mıdır acaba en saf halini yaşayan, kopyasız, benzersiz ve öncesiz halde? ya da bir başkasının kurguladığı bir ağ çerçevesinde çeşitli algoritmaları devam ettirerek, geçmişte ifade edilen ruh hallerini kopyalıyor isek "aşk" adı altında, bunun "bize" ait tarafı nedir? bizden olan parçası var mıdır?
bilemiyorum...

aslında oturup sorular ve sorgularla zaman harcamak bile tam anlamıyla gereksizlikte açığa doğru kürek çekmek. neden bir ifade karşılığı olmak zorunda olsun ki? ya da neden bir duyguyu ya da en azından duygu olduğu varsayılan ruh halini tanımlamak bu kadar önemli olsun? önemli olması için epeyce sebep var elbette. ama tüm bu sebepler global ve ticari yapıya sahip, sadece maddedeki karşılıkları itibarı ile saygı gören, kaygı sahibi yapan sebepler. varolan o muhteşem döngünün çarkları arasında engelleyici bir parça kalmamasını sağlamayı kendine ilke edinmiş insan veya herhangi başka şeylerin ortaya koyduğu sebepler, sonuçlar.

bir et parçası olarak hayal ettim geçmişte aşkı. hisleri olmayan, innervasyona sahip olmayan bir et parçası gibiydi ve gelip bir gün bir şekilde yapışıyordu kaba etinize. üzerine oturamıyordunuz ki kaybolsun, çekip alamıyordunuz ki yok olsun. o hep orda kalıyor, kaş göz çizseniz bile çirkinliğini değiştiremiyordunuz. kaybolmaması yüzünden maddi ve manevi ağırlığıyla birlikte yaşamaya mecbur oluyordunuz. ısırmasa da invaze oluyordu dokularınıza. dişleri yoktu ama acıtıyordu ve işin garibi kaba etinize hickey ya da saat yapmasa da, çekip ordan alırsanız bir gün, ömür boyu kalacak bir yara ile yaşamaya başlıyordunuz. sonra sonra değişmeye başladı fikirlerim. tamam, bir et parçasıydı hala, ama kaba etinize tutunmuyor, akciğerlerinizden içeri süzülüyordu. sigara gibi, uyuşturucu gibi doluyor içinize, yukarda bas bas bağıran kafatası içi dokularınızı devre dışı bırakabilmek adına türlü işle gerçekleştiriyor ve sonunda galip oluyordu. nefes almalarınız bile değişiyordu hakimiyetinin sonrasında.

sonra sonra bundan da vazgeçtim aslında. neden bir et parçası olsun ki? neden omuzlara binen yük değil, ya da ayaklarımızı zemine bağlayan zincir-pranga değil, ya da en basitinden avuçlarımıza saplanan ve sevgili motifine uydurmaya çalıştığımız insanın ayakta kolları açık haldeki çarmıhvari bedenine kendimizi çivieleyebilmemizi sağlayan bir şey değildi? neden olmasındı? sonra sonra anladım ki münferit hadiselerin aşka yaklaşımı, bir fok balığının ülke başkanı olmaya bakışından çok farklı değilmiş. çünkü tanımıyormuş münferitler de aşkı, senin benim gibi yani. sadece okuduklarıyla kalmış, geçmişte başka bir ad bulunamayan her şeyi aşk diye adlandıran düzinelerce dallamanın oyununa gelmiş o da. her şey aşk olmuş biz de yutmuşuz kırmızı hap misali. ama ortalıkta hala bir tünel yok, diğer yanda bekleyen alice de yok.

ekranlara bakmaya başladık artık, üzerinde telefon markası ya da digitall technology yazan ekranlara. ruhlarımızı olduğu gibi yansıtmasını ama bir tek bize göstermesini beklediğimiz soğuk plastikten ekranlara bakıp kalıyoruz. trenler geçirip bedenimizden, hayatımız boyunca bir tek ray görmediğimizi anlatıyoruz. kumlara uzanıp serin suların ayağımızı öpmesinden bahsedip, denizden korktuğumuzu belirtiyoruz sonrasında. hep çelişkilerin insanıyız hepimiz, çelişki ve tutarsızlığın insanı. tıpkı aşk romanlarındaki aptal gibi, hep özentiden, hep kopyacılıktan.

hele hele insan çalmalarımız yok mu? insan apartmalarımız... apayrı bir alem bu hadise. bembeyaz kağıtlar gibiler hepsi, alıyoruz bir tanesini ve yerleştiriyoruz fotokopi makinesine. üstteki hazneye ise avuçlarımızda kalan son ekmek kırıntısı gibi sakladığımız ve muhtemelen hakikaten aşk için yegane hedefimiz ya da erek noktamız olan kişinin görüntüsünü yerleştiriyor ve kopyalama tuşuna basıyoruz. fotokopi makinesinin yetersiz kaldığı yerde kalemimizle rötuşlar gerçekleştiriyor, mabetlerimize asıyoruz bu resimleri. ayakkabı bağlarımıza desen olarak dokuyor, yeri geldiğinde şarkı yapıyor, film yapıyoruz.

ve kendimden o kadar nefret ediyorum ki hala oturup buna dair sorgulamalarda bulunduğum için, anlattığım takdirde sizin de benden nefret etmenizden korkuyorum. ama nedense anlatıyorum, böylesine aptal hale getiriyor bu meret işte insanı-eğer varsa öyle bir şey-. kendimden nefret etmek için bir başka sebep ise, fotokopi makinesini icat edebilmek için yalvarışım tanrıya. bir hayali gerçeğe dönüştürebilmek için yırtınmama, saçmalamama şaşıyor ve kendimden sadece nefret edebiliyorum sanırım.

örnek mi verdim bilmiyorum aslında, dönüp de ettiğim kelamın tümüne bakacak, göz gezdirip yorumlayacak halim kalmadı. gözlerim artık yavaş yavaş hayata kapanmaya başladı. en son karanlığın ne kadar derin olacağını merak ediyorum ben. yaşamak gibi mi acaba? yoksa gerçekten bir karanlık var mı bundan sonra? ahh... canım yanıyor..."

26 Temmuz 2010 Pazartesi

aşk

Mevlana derki;

her kimin yakası bir aşktan dolayı yırtılmışsa, o hırstan ve ayıptan tamamıyla temizlenmiştir.

kimde aşk endişesi yoksa, o kanatsız kalmış bir kuş gibidir, vah ona!

ey bizim sevdası güzel aşkımız; şad ol!..

toprak beden, aşktan dolayı göklere çıktı; dağ (bile aşktan) oynamaya başladı, çevikleşti.

yemyeşil aşk bağının sonu, ucu-bucağı yok; orada gamdan ve neşeden başka ne meyveler var!

aşk dâvaya benzer; cefa çekmek de şahide. şahidin yoksa dâvayı kazanamazsın ki!

her ne kadar dille anlatmak aydınlatıcı ise de dile (gelmeyen) aşk, daha parlaktır.

aşk seçkin erler için gemiye benzer. gemiye binen kişinin bir âfete uğraması nâdirdir, çoğu zaman kurtulur.

aşkın yüzlerce nazı, edâsı, ululuğu var. aşk, yüzlerce nazla elde edilebilir.

aşk vefakâr olduğu için vefakâr olanı satın alır. vefasız adama bakmaz bile.

aşkın beş yüz kanadı vardır. her kanadı, arştan yer altına kadar bütün kâinatı kaplar.

aşk, denizi bir çömlek gibi kaynatır; aşk, dağı kum gibi ezer, eritir.

aşk, gökyüzünü çatlatır, yüzlerce yarık açar; aşk, sebepsiz yeryüzünü titretir.

temiz aşk, muhammed’le eşti. allah aşk yüzünden ona “sen olmasaydın...” dedi.

hasılı o, aşkta tekti. onun için allah, peygamberler içinden o’nu seçti.

gönüllerin dönüşünü aşktan bil. aşk olmasaydı dünya, donar kalırdı.

bu dünya pazarında sermaye altındır; o dünyada ise aşk ve iki ıslak göz.

zahirî güzelliğe ait bulunan aşklar da aşk değildir; onlar sonunda bir utanç vesilesi olur.

en güzel olan allah aşkından başka ne varsa can çekişmeden ibarettir...

âşıklık, gönül iniltisinden belli olur; gönül derdi gibi bir dert yoktur.

âşığın hastalığı diğerlerinden farklıdır; aşk, hak sırlarının üsturlâbıdır.

âşıklar ferahlık kadehini, sevgililerin eliyle öldürüldükleri zaman içerler.

dirhem vermek cömert kişiye lâyıktır. can vermek de esasen âşığın vergisidir.

âşık, aşk diyarında ne söylerse söylesin, ağzından aşk kokusu duyulur.

âşıkların varlıkla işi yoktur; âşıklar, kârlarını sermayesiz elde ederler.

âşıklar, yoklukta çadır kurarlar; onlar, yokluk gibi bir renktedirler, bir tek ruhları vardır onların!

âşıklara sevgilinin güzelliği müderristir; defterleri, dersleri, meşkleri de onun yüzü!

aşk, âşıkların vücudunu inceltir, zayıflatır; sevgililerin vücutlarınıysa güzelleştirir.

âşık, başını verince akıl kalır mı gayri? her şey helâk bulur, yalnız o’nun hakikati kalır.

kul, daima elbise, vergi diler; âşığın elbisesi ise daima sevgilinin cemâlidir.

şeytan bile âşık olsa topu çeler; bir cebrâil kesilir, şeytanlığı ölür.

aşk, kimseye niyazı ve ihtiyacı olmayan allah’ın vasıflarındandır. ondan başkasına âşık olmak, geçici bir hevestir.

çünkü mecazi aşk, altınlarla bezenmiş bir güzelliktir. görünüşü nurdur, fakat içi dumandır.

nur gitti de dumanı meydana çıktı mı mecazi aşk, derhal soğur; donar kalır.